Bugün de Beşiktaş topluluğunda olduğu gibi çevrenizi sıkıntılar sardığı zaman yukarı yükselip "Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz" diye bakmakta yarar var... Beşiktaş 103 yıldır hayatta. Ülke değişmiş, devlet değişmiş, meclisler açılıp kapanmış, o hâlâ bildiği gibi yaşamayı sürdürüyor... İstanbul'un Avrupa yakasındaki büyük semtin takımı o... Bugün de, hele maç gündüz oynanıyorsa, çoluğuyla çocuğuyla bir semtin çınarlı yoldan İnönü'ye aktığını görürsünüz. Sahaya çıkan o siyah-beyaz formalarda nice adsız sporcunun teri, o tribünlerde nice koşulsuz seven taraftarın sesi, sevinci, hüznü var. Beşiktaş çalışanların, çalışarak varolanların, hak ederek kazananların, hakkını alamadığı zaman bile vakarını bozmayanların takımı... Taraftarların kalbinin 'çarşı' adıyla anılması rastlantı değil...
Geçmişten geleceğe
Böyle bir topluluk kendisine, Feridun Düzağaç'ın çok hoş söylediği gibi 'Üç hece sekiz harf'e sarılarak krizleri aşabilir... İşte o zaman bugünkü gidişi tersine döndürebilir. "Kolay, çabuk ve her şeye karşın başarı" hevesinden, müsriflikten, çok başlılıktan, taraftarın birbirine girmesinden kurtulur camia. Grup çıkarları bir yana atılır, önce de sonra da 'sadece Beşiktaş' düşünülür. Kendine çekidüzen vermeden başkası eleştirilmez. İşte o zaman Beşiktaş ülke futboluna önderlik eder. Yenilse de bu takımın taraftarı olmaktan gurur duyar Beşiktaşlı.
Pekiyi, nereye yönelecek Beşiktaş?.. Şu anki sıkıntılı dönemde birçok kişi haklı olarak Süleyman Seba dönemini 'yitik bir altın çağ' olarak yüceltiyor, neredeyse putlaştırıyor... Evet, geçmiş Beşiktaş için çok önemli. Evet, Mehmet Üstünkaya dönemindeki özkaynağa, daha doğrusu kendi gücüne dönüş harekâtı olmasaydı bugün tartışacak bir kulüp bile bulamazdık. Evet, Süleyman Seba'nın ilkeli ve vakur duruşu, istikrara inancı olmasaydı içimizi gururla dolduran, çocuklarımızı Beşiktaşlı yapan altın yılları yaşayamazdık. Futbolseverlerin sevgisini kazanamaz, gururla dolaşamazdık.
Ne var ki 1990'ların ortalarında futbol dünyasındaki gelişmeler, bütün dünyada olduğu gibi bizim kulüpleri de değişime zorladı. Taraftar tabanı geniş kulüpler TV yayın hakları ve diğer yeni gelirlerle birlikte çok büyük mali olanaklara kavuştu. Öte yandan önde gelen Avrupa ligleri ve kupaları TV'den yayımlanmaya başladı. İnternetle birlikte, futbol görgüsü ve tartışmaları dünya çapında yaygınlaştı. Taraftar artık hafta sonu maç izlemekle yetinmiyor. Takımının yönetimini, oyun tarzını tartışıyor. Kulübünü, Avrupa'nın önde gelen takımlarıyla karşılaştırıyor.
Yerel liglerin başını çeken kulüpler bu süreç içinde uluslararası yarışmaya zorlandılar. En büyük varlıkları, milyonlarca taraftarın sevgisi, gönül bağıydı elbette. Açıklanamaz, parayla yaratılamaz bir varlıktı bu. Ama bu varlık korunarak kulüpler uluslararası alanda yarışacak kurumlara dönüştürülmeliydi... 1990'ların ortasında bütün büyük kulüplerimiz değişimin sancılarını yaşamaya başladı, hâlâ da yaşıyor... Fenerbahçe bu sorunu kişiye dayalı bir yönetimle aşmaya çalışıyor. Galatasaray değişimi gerçekleştirir gibi oldu ama felaket bir mali açıkla karşılaştı. Beşiktaş ise o dönemde, artan gelirlerini, Şampiyonlar Ligi fırsatlarını, Rasim Kara'nın teknik direktörlüğünde yakalanan futbol kalitesini yönetemedi... 2000'den sonra kulüpte başlayan süreçte ise yapılanma ve kurumsallaşma çabaları kalıcı temellere oturamadı. 'Dünya kulübü olma' hedefi, kimi kez yeni zengin görmemişliğine dönüştü. Taraftarla ve gruplarla ilkesiz ilişkilere girildi, iktidar paylaşıldı. Bazı gruplara bilet, seyahat, sezonluk kart indirimi ayrıcalıkları tanındı. En önemlisi, taraftarın ilgisi, Beşiktaş kültürü içinde, kulübe güç katacak biçimde yönlendirilemedi. Sayısız grup ortaya çıktı.
Beşiktaş'taki grupları ikiye ayırmakta yarar var. Biri, eskiden beri varolan kongre grupları... Bunlar üyelik koşullarındaki çarpıklıktan yararlanarak çevrelerindeki kişileri üye yaparlar. Kongre zamanında da üye sayılarını çoğu kez abartarak öne sürüp koltuk ve görev pazarlığı yaparlar.
Yol ayrımı
Bir de TV yayınlarının başlamasıyla birlikte adını duyuran tribün grupları var... Eğer gerçekten statta maç izlemekten zevk alan biriyseniz, İnönü'deki tribünlerin heyecanından, yaratıcı zekâsından etkilenmemeniz mümkün değil. Ne var ki, tribün kuyrukçuluğu yapmaya da gerek yok... 1990'ların ortalarına kadar İnönü'de sadece Beşiktaş'ı destekleyen pankartlar açılırdı. Altlarında en fazla 'Bigalı Beşiktaşlılar', 'Edirneli Kartallar' yazardı. Zamanla bunların yerini grupların ve derneklerin adları aldı, taraftar gruplarının yerleri ayrıldı. Taraftar grupları maçı bırakıp kendi tribün maçlarını oynamaya, kendilerini takımın üstünde görmeye, maç sırasında futbolculara hakaret etmeye başladılar. Sonunda grupları adına sloganlar atar, forma yaptırır ve yönetimle masaya oturur oldular. Güçlü olacağız diye, saldırgan, fırsatçı ve bozguncu kişileri içlerinden ayıklayamadılar. Oysa onlar da biliyor ki, hiçbir şey Beşiktaş'ın önüne geçemez. Beşiktaş'ın önüne ya da arkasına başka isim geçiren de gerçek taraftar olamaz.
Sonuçta Beşiktaş on yıldır yol ayrımında... Ya alçakgönüllü bir semt takımı olarak kalacak, ya da çağdaş bir kulüp olacak. Şahsen ben Beşiktaş, Vefa gibi, Feriköy gibi bir semt takımı haline gelse, yerel liglerde oynasa dert etmem. Her hafta takımımın maçlarına giderim. TV vermemiş, gazeteler yazmamış, umurumda olmaz. Şimdi de fırsat bulduğumda Çanakkale Dardanel'in maçlarına gidiyorum. Londra'da Fulham'ı tutmaya başladığında takım 4. kümedeydi... Ancak bu durumu, milyonlarca taraftarın, gerçek futbolseverlerin, futbol kamuoyunun kabulleneceğini sanmıyorum. Takımlarımız uluslararası rekabette yer aldıkça tirajı ve geliri artan medya ister mi bunu? Köşelerine kurulup kime "Zico efendi, Fransız Mösyö, köylü Gerets" diyecek otoritelerimiz o zaman!
Dünya takımı olmanın tek yolu, bugünkü Beşiktaş yönetiminin yaptığı gibi gelişigüzel para harcamak, grupların esiri olmak, kolay ve çabuk başarı vaatleriyle taraftarı doldurmak değil bence... Beşiktaş, semt takımı özelliklerini koruyarak uluslararası alana çıkan çağdaş bir kulüp olabilir, olmalıdır. Maddi ve manevi kaynakları buna yeter. En azından bunun için çalışmalı, bu vizyona uygun yapılanmalar ve stratejiler geliştirmelidir. Beşiktaş da kendi yapısına ve kimliğine uygun biçimde, bir Porto'nun, bir Lyon'un ve hatta semt takımı olarak bir Arsenal'in yaşadığı süreci neden yaşamasın?
Yine Beşiktaş çarşısında buluşup, yine o çınarlı yoldan çoluk çocuk geçerek bir UEFA Kupası ya da Şampiyonlar Ligi yarı finaline neden gitmeyelim!
* * *
Yazı dizisine başlarken bazı dostlarım "Girme bu toplara... bozguncu, bölücü diyecekler sana" diye uyardı. Ne yapayım... Büyük müdürüm İsmet Berkan, spor müdürüm Uğur Vardan bizi çakılı oynatmıyor, "Her topa koş" diyor... Yazdıklarımda bilgi hatası varsa düzeltmeye hazırım. Biliyorum, kongre sürecine girerken benim için "Şunu destekliyor, bunun listesinde" gibisinden haberler çıkacaktır, hatta çıkmaya başlamıştır.
Spekülasyonlarla uğraşacak değilim ama kimseyi desteklemediğimi de açıkça belirteyim. Burada belirttiğim görüşleri destekliyorum. Beşiktaş şampiyon olsa elbette çok sevinirim ama ondan önce gönlümün Beşiktaş'ını görmek, tartışmak istiyorum... Ama hemen değil. Fenerbahçe-Beşiktaş maçından sonra... Birçok ülke futbolseverine nasip olmayan şu güzel derbiyi doyasıya yaşayalım önce.
Neler yapılabilir?
Bugüne kadar yönetimlerde yer almamış, yıpranmamış bir Beşiktaşlının önderliğinde, bir 'kriz yönetimi' oluşturulmalı... Tıpkı 2. Dünya Savaşı'nda Britanya'nın başına geçen Churchill hükümeti gibi...Tek listeyle kongreye gidilmeli ve bu liste kongre üyelerinin ezici bir çoğunluğuyla seçilmeli...
Beşiktaş gerçekten halkın kulübüyse, kapıları taraftarlara açılmalı. Grupları ayakta tutan mevcut giriş ücreti ve aidat miktarı değiştirilmeli. 2 bin YTL'lik giriş ücreti onda bir indirilmeli. 50 YTL olan yıllık üyelik aidatı on kat yükseltilmeli.
Bütün dernekler kapatılmalı ve taraftarlar, kulüp işlerine karışmayan, taraftar etkinliklerini düzenleyen tek ve bağımsız bir taraftar derneğinin çatısı altında toplanmalı. Taşrada bu derneğin şubeleri açılmalı...
İnönü Stadı çağdaş bir stat olarak yeniden yapılmalı. Herkes burada rahat ve huzurlu maç izleyebilmeli. Kulübe ve takıma zarar veren taşkınlıklar önlenmeli.
Borçlar ödenebilecek biçimde vadelendirilmeli. Gelirler artırılarak, giderler kısılmalı. Beşiktaş, kalıcı gelir kaynakları yaratan, geliri sürekli büyüyen ve geliri kadar borçlanan bir kurum olmalı.
Kulübün ve futbol takımının yönetimi uzman profesyonellerin eline bırakılmalı. Yönetim kurulu yol gösterici ve denetleyici bir işlev üstlenmeli.
Küme düşme bile göze alınarak en az beş yıllık planlarla bütün futbol takımları profesyonel bir ekibin altında yapılandırılmalı.
Öteki spor şubeleri mümkün olduğunca çok sayıda gence spor yapma olanağı veren kitlesel birimler olmalı.
Beşiktaş yurtiçinde ve yurtdışında sporun hakça ve centilmence yapılması ve yönetilmesi için önder rol oynamalı.
Kaynak: İBRAHİM ALTINSAY - Radikal